AZILMAYAN ROMANLAR!
Mahalle arasında nalburcu idi. Mütevazi dükkanının rafları ne doluydu ne boştu. Girişte çivi kasaları, yanındaki duvarda asılı hortumlar vardı. Ön tarafta bir kaç evye, yerde uzatılmış pimaş hortumlar bulunuyordu.
Yazıhanesinin masası üzerinde devamlı bulundurduğu, her seferinde farklı olan kitabı açık ve ters dururdu, tek tük gelen müşterileriyle ilgilenirken sahifeden ve olaydan böylelikle kopmamış oluyordu.
Kirli sakallı hali, taranmamış saçları ve üzerindeki soluk renkli kabanıyla iflas eden müştecir görüntüsü veriyordu, zaten malzeme alıp yarın getiririm diyenlerin aylardır dükkanın önünden geçmediklerini söylüyordu.
25 yıl önce bir okulda sadece yarım gün görev yapmış, sonra babasının bu mütevazi dükkanını tercihle öğretmenliğinden her nedense sarfı nazar eylemiş, iyi bir edebiyatçı idi. Gelişigüzel hatta biraz dağınık bir görüntü sergilemesi acaba yapamadığı öğretmenliğine duyduğu özleme karşı bir protesto muydu! O, bunu hiç bir zaman söylemiyordu.
Hafızasında ve hatıralarında yüklü dünya kadar şiirler, olaylar, yorumlar vardı, çok güzel konuşuyor, çok güzel değerlendirmeler yapıyordu.
Bulunduğu mekan itibariyle çamura düşmüş altın gibi cümlesi bunun için yerine oturan ve cömertçe söylenebilecek bir tabirdi.
En güzel zamanım onunla bulunduğum ve kelamlarımızın havalarda uçuştuğu o yazıhane ortamıydı.
.
Bütün bunlara rağmen her defasında ona hep söylemek isteyip te söyleyemediğim önemli bir hususu bu kez anlatmaya karar vermiştim.
Bir roman yazmasını istiyordum!
O gün geldi çattı…
Çaylar peşpeşe bardaklarda dibini buluyordu.
Zaten gelen müşteride yoktu. O, ne söyleyeceğimin merakıyla, bende, nasıl başlayayımın hesabıyla cigaralarımızı derin derin çekiyorduk.
Aslında, ben ona "beni" anlatacaktım!
eğer başlasaydık bu geceler boyu sürecekti.
28 Şubatın soğuk günlerinden başlayacaktım, sonra devamında
yaşadıklarımı, hissettiklerimi, çaresizliklerimi, haksızlıkları, tanık olduklarımı, en yakınlarımın kararmış ruh simalarını anlatacaktım, O, bütün bu anlattıklarımı bir kalıba dökecekti ve okuyuculara sunulacak profesyonel bir eser ortaya çıkacaktı!
Nisyanla malul olan hafıza-i beşerin, bu vaka yı unutmaması lazımdı!
Yapabilir miydi?
Anlatabilir miydi?
Yazabilir miydi?
Kendi kendime hep bunu sorup durdum!
Mesela; Son kez kapı eşiğinde eğilip botlarımın bağını nasıl çözdüğümü, boy aynasının karşısında son kez kıyafetlerime nasıl baktığımı resmedebilir miydi!
Üç yaşındaki çocuğumdan ayrılışımı, onu yolcu ederken otobüsün penceresinden bana bakamadığını, bu yüzden yüzünü avuçlarına alıp kapattığını ve ağladığını anlatabilir miydi!
Ona el sallayan kolumun havada bir o yana bir bu yana eğilişinde yüreğimin içini çizebilirmiydi!
Her sabah işe gider gibi kalktığımı ve kapıya yöneldiğimde, gidemediğimi! Aktarabilirmiydi!
Cıgaramın dumanında havaya karışan dertlerimi satırlarında dondurabilir miydi!
Telefonlarımın neden sustuğunu, Kapıma kimselerin neden gelmediğini, Dostlarımın beni nede çabuk unuttuklarını fotoğraflayabilirmiydi!
Kardeşlerimin hiçbir zaman yanımda olmadıklarının yüreğimde açtıkları derin yaraların al renklerini tonlayabilir miydi bir ressam hassasiyetinde!
Tıpkı Koca şairin;
Ağlarım ağlatamam,
Hissederim söyleyemem,
Kalbimin dili yok ki,
Ondan o kadar bizarım ki.
Mısrasındaki kalbimin dil’i olabilir miydi?
Bütün bunları düşündüm!
İmkanı yok!
Yazamazdı!
Vazgeçtim..!
O günden sonra;
Pir sultan gibi;
"Kalsın benim romanım ulu divana kalsın" Dedim.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.